1 Temmuz 2016 Cuma

Mutlu Olmak Bir Seçimdir

Bir seçimdir mutlu olmak. 
Mutlu olmayı seçerseniz, mutlu olursunuz. 
Mutsuz olmayı seçerseniz mutsuz olursunuz. 

Bu kadar basittir aslında mutlu ya da mutsuz olmak.

Nasıl baktığınızla alakalıdır hepsi. Olumlu bakarsanız, pozitif yanından bakarsanız olaylara, göreceğiniz şeyler mutlu eder. Kastettiğim polyannacılık değil ama. Gerçekçi olup mutlu da olunabilir aynı zamanda. Bakış açısı sadece. Point of view, İngilizce bilenler için. Bakış açımızı değiştirmemiz lazım yani. Başka birşey değil. 

Mesela taksici yolu uzatıp fazladan para kazanmaya çalışmışsa anında belediyeye ya da polise şikayet ederek o taksicinin en az 100 lira ceza almasını sağlayabilirsiniz. Doğrudan olmasa da dolaylı olarak sizin cebinize girer çünkü alınan o para. Vergilere ek olarak hizmet için kullanılacak o para. 

Bir sorunla karşılaştığımızdaki tavrımızdır bizi mutlu ya da mutsuz eden. Soruna odaklandığımızda, mutsuz oluruz. Negatif etki yapar çünkü sorunlar psikolojimiz üzerinde. Çözüme odaklandığımızda ise, durum farklıdır. Olumlu olur psikolojimiz. Çünkü soruna çare bulmuşuzdur ya da bulacağızdır. 

Hayatta her gün karşımıza bir çok sorun çıkar. Bazıları çok ağır da gelebilir. İşyerimizdeki müdürümüz, ya da okuldaki hocamız bizi sevmeyebilir. Ya da bir şekilde üstümüze gelebilir. Bize düşen bir şekilde çözüm bulup ilerleyebilmektir.

Bardak boşalmak üzere iken ve susadığımızda mesela. Kalan suyu içip susuzluğumuzu giderebiliriz. Ya da bardakta yeterince su olmadığından ve susuzluğumuzu bitiremeyeceğinden yakınabiliriz. Siz olsanız, hangisini yapardınız? 

Başta da dediğim gibi, mutlu olmak, bir seçimdir.

16 Haziran 2016 Perşembe

Âzem Ne Demek?

Önce ismimin hikayesi ile başlamalıyım sanırım. Öylesi daha doğru olacak. Bir insan Yılmaz Güney hayranı ise, çocuğunun adını daha önce Memo koymaya karar vermiş olsa dahi izlediği filmden etkilenip Âzem olarak kararını değiştirebilir. Benim durumda da aynen böyle olmuş. 

Babamın, annem daha benden hamile iken, aklında Memo adı varmış benim için. Mehmet değil ama, Memo. Zaten öyle söyleneceğini düşünmüş belki de. Sıradan isim koymama gibi bir düşüncesi de var tabii. Daha sonra, o dönemki Yılmaz Güney hayranlığı ve 1974 yapımı olmasına rağmen 1981'de denk gelip izlediği Arkadaş (wikipedia) filmi kararını değiştirmiş. Yılmaz Güney, ya da filmdeki adıyla Âzem, filmde öğrencilik döneminden arkadaşı Kerim'i ziyaret eden bir mühendistir. Film boyunca, özellikle Melike Demirağ ile olan konuşmalarında, Âzem'in A'sının üstünde şapka olması, şapkalı Azem, yani Âzem olması üzerine konuşulur. 


Çocukluğum boyunca büyüklerimin hep bana ''Şapkalı Âzem, şapkan nerede?'' diye takılmasını hatırlarım. Bu espri hiç eskimedi. Büyüyünceye kadar tabii ki.

Daha o zamanlar adımın farklı olması bir yandan hoşuma giderken diğer yandan da anlamı konusunda beni düşündürmüştü. Neydi Âzem'in anlamı peki? Bir de hemen her yeni tanıştığım kişi adımın anlamını sorunca, bana da adımın ne anlama geldiğini öğrenmek düşmüştü. Öyle bir isim ki Âzem, kimse tam olarak anlamını bilmiyor. Nedenini birazdan anlatacağım.

İlk olarak ilkokuldayken merak etmiştim adımın anlamını. Babam Farsça'da 'büyük ağabey' anlamına geldiğini söylemişti. Ama bu beni tatmin etmemişti, daha o zamanlardan. 'Başka bir anlamı olmalı lazım' diye düşünüyordum. Gerçi bir yandan da hoşuma gitmişti. Zaten evde de büyük ağabey olduğumdan, adım bana uymuştu.

Liseye başladıktan sonra, daha ilk senede İngilizce öğretmenimin tavsiyesi ile Newsweek dergisine abone olmuştum. Gelen dergilerin birçoğunun dil seviyesi beni fazla aştığı için birkaç sayfadan sonra okumaya devam etmiyordum. Ama 1996 yılındaki sayılardan birinde adımı görmüştüm. Bir fotoğrafın altında Azem Dautovic (Newsweek'teki İngilizce haber) kayıptı. Srebrenica Katliamı sırasında kaybolan, kaybedilen sayısız erkekten biri idi. İlk defa adaşımla denk gelmek bir yandan güzel iken, Azem Dautovic'in kayıp olması ayrıca üzmüştü beni. Bosnalı bir insanın adının Âzem olması da adımın sadece Arapça'da değil başka dillerde de olduğu anlamına geliyordu.

O dönemde 'büyük ağabey' devam ediyor ama anlam arayışım da durmuyordu. O dönemde Ağrı'da İran'dan gelen çok sayıda mülteci vardı. Polis de nispeten uzaktan kontrol ediyordu mültecileri. Bir gün bir mülteci ile sohbet imkanı bulduk arkadaşımla. Tanışma faslı sırasında, ki İngilizce konuşuyorduk o zamanlar, adını şimdi hatırlayamadığım mülteci bana adımın farklı bir anlamını söylemişti: Çölde seyahat eden kişi. Arapça kökenli idi adım. Çok hoşuma gitmişti bu anlam. Zaten daha o zamanlardan içimde gitmek isteyen, gezmek isteyen, dünyayı keşfetmek isteyen bir gezgin vardı. Adımın anlamı da buydu işte: Çölde gezen yolcu. Biraz sonra yanımıza gelen polis yüzünden sohbetimiz fazla ileri gidememişti. Biraz daha konuşup hayat hikayesini öğrenmeyi çok isterdim halbuki. 

O andan itibaren artık Farsça'da büyük ağabey anlamını söylemiyordum kimseye. Çünkü İranlı, yani Fars biri bana ismimin Farsça olmadığını söylemişti. Daha nasıl bir onay bekleyebilirdim ki? Bir süre bu bilgi ile idare ettim. Yani 'çölde seyahat eden kişi' anlamı ile. Seneler sonra, Dubai'de yaşarken, Arap memleketinde olduğum için daha bir merak salmıştım adımın anlamını öğrenmeye. Farklı anlamları olduğunu hissediyordum çünkü. Arapça kökenli bir kelime olduğunu öğrenmiştim zaten önceden.

İşyerinden Mısırlı bir mimar arkadaş 'çölde seyahat eden kişi' anlamını teyit etmişti bana. Evet, çölde seyahat eden anlamına geliyordu ama başka anlamları da vardı. Zaten Arapça gibi dünyanın en zengin dillerinden birinden başka türlüsü beklenemezdi. Mısır Arapça'sı Kur'an-ı Kerim'de kullanılan Arapça'ya en yakın dil olduğu için anlamın teyit edilmesi ayrıca önemli idi benim için.

Yine işyerinde Irak'ta üniversite okumuş muhasebeci arkadaşla konuşurken o da adımın anlamını 'çok azmeden, azimli' diye söylemişti. Kendimi düşününce adımın bu anlamıyla da uyumlu idim. Azm, ya da Hazm'den geldiği söylenmişti. Arapça'da ses biraz değişse dahi kelime farklı anlama gelebildiği için tam anlamını bulmak çok da kolay olmuyordu. Herkes adımı kulağına en kolay gelen şekilde değiştirip anlamını söylüyordu.

İnternet sürekli gelişen ve yeni bilgilerin eklendiği bir ortam olduğu için yine öyle bir araştırmam sırasında Suriye'deki bir sarayın adının Azem Sarayı olduğunu öğrenmiştim. Hatta o dönemde kimi arkadaşlarla konuşurken sarayımın olduğunu dahi söylediğim olmuştu. 


Başka bir zaman, şimdi nereli olduğunu hatırlamadığım bir Arap arkadaşla tanıştığımda adımı duyunca çok hoşuna gitmiş ve adımın anlamını öğrenmek isteyip istemediğimi sormuştu. Hemen tabii diye cevap vermiştim. Ona göre de Âzem'in anlamı 'en yüce, en ulu' idi. 

Böylece adımın son anlamını da öğrenmiştim. Yalnız Bosna'da da nispeten yaygın kullanılan bir isim olduğu için oraya bir daha gittiğimde bu konuyu araştırmayı düşünüyorum. O zamana kadar Âzem'in anlamları bu şekilde. Sizin bildiğiniz farklı anlamları varsa, yorum kısmında paylaşırsanız çok sevinirim.

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Bir Kazanın Anatomisi

Birkaç ay önce akşam vakti idi. Eve dönerken hemen önümüzde bir kaza oldu. Nasıl olduğunu farkedemeden bir aracın yolun öteki tarafında ters dönmüş olduğunu gördüm.

Araçtan şeffaf renkte duman yükseliyor, tekerlekleri halen daha dönüyordu. Orta refüjdeki palmiye ağacını da yıkıp karşı şeride geçmiş ve ters dönmüştü. Bizim biraz ötemizdeki araç ise ön tarafından aldığı ciddi hasarla yan tarafa, bariyerlerin yanına doğru geçip durmuştu.

Hemen araçtan inip kazazedelere yardım etmek için onlara doğru ilerledik. İki aracın şöförü de gençti. Biri yirmili yaşların başlarında, diğeri ise ondan birkaç yaş daha büyüktü.

Ters dönen araçtaki şöför hemen araçtan çıktı. Daha müdahale etmeye yetişemeden arabadan çıkmıştı. Gayet rahat yürüyüp konuşabiliyordu. Kendinde gibi görünüyordu. Araçtan da o sırada benzin olduğunu sandığım bir sıvı dökülüyordu yere.

Arabadan iner inmez ilk işim 155'i, daha sonra da 112'yi aramak oldu. İkisine de bağlanmam yaklaşık 1dk kadar sürdü. 155'teki yetkili aynı zamanda 112'yi de aramamı önermişti. Halbuki bir şekilde ortak çalışabiliyor olmaları gerekiyordu bu iki acil durum servis numarasının. Polise kaza yerini tarif ettikten sonra durumu anlattım. 4dk sonra bir polis beni aradı ve durumu sordu. Ondan birkaç dakika sonra da bir polis aracı olay yerine geldi.

112'yi aradığımda da benzinin araçtan sızdığını anlattım. Ambulanstan yaklaşık 10-15dk kadar sonra gelen itfaiye aracını da 112 yönlendirdi sanırım. Demek ki itfaiye ile sağlık acil servisi ortak çalışmalarına rağmen polisle böyle bir çalışma yoktu. 112'deki yetkiliye yaralının durumunu anlattım ve o da yaralının fazla hareket etmemesi gerektiğini söyledi. Hemen yapmaya çalışmama rağmen yaralı olan genç sigara içmeye çalışıyordu. Yaktırmadım. Etrafta o sırada 5-6 kişi araçlarını kenara çekip yardıma koşmuştu. Onlar da hep gençler olduğu için yardım etmek istiyorlardı.

Ters dönmüş aracın şöförü olan genç diğer şöförün makas attığını, çok tehlikeli bir makas attığı için son anda kurtarmak amaçlı orta refüje doğru sürdüğünü söylüyordu. Bir yandan da diğer aracın şöförünü bulmaya çalışıyordu. O şöför yaralı olmamasına rağmen ciddi sarsılmıştı. Şoktaydı yani. Ters dönen aracın şöförü diğerleri ile konuşurken makas atmanın normal olduğunu, 'ama' o pozisyonda öyle bir makas atılamayacağını, atılmaması gerektiğini söylüyordu. Aracı pert olmuş, büyük ihtimalle emniyet kemeri takılı olduğu için kazadan omzunda ufak birkaç sıyrıkla nispeten sağlam atlatmış olmasına rağmen kazayı halen daha makas atmanın normal olduğunu konuşabiliyordu. Gençler arasında konuşulan yapılan hareketin yanlış olduğu, o şekilde araç kullanılmaması gerektiği, kazanın sadece makas atmadan kaynaklandığı değildi ne yazık ki. Gençler, bu gençlere ters dönen aracın şöförü de dahil olmak üzere, polis geldiğinde nasıl konuşmaları gerektiğini belirleme yarışında idi.

Polise de aynı durum aktarıldı. Biraz geçtikten sonra, ambulans, itfaiye aracı ve polis geldikten biraz sonra biz de oradan ayrıldık. Fakat halen daha kafama takılmıştı. İnsanların asıl düşünmeleri gerekenin kazanın nedeni ve sorumlunun cezalandırılması olması gerekirken nasıl kurtulacaklarını konuşuyorlardı. Ve nasıl makas atılması gerektiğini! Hele de yakın geçmişte makas atmaya hapis cezası gelmesi konuşulmuşken. Belki de orada birkaç kişi ölseydi durum değişecekti. Belki o zaman dahi aynı olacaktı.

İşte bu mantalite bana bu yazıyı yazdırdı. Yani insanların suçlu oldukları halde davranışlarının cezasını çekmemeleri konusundaki toplumsal çaba. Ya o kaza sonucu bir yakınımız hayatından olsaydı? O zaman da aynı şeyi düşünebilecek miydik?





14 Ocak 2016 Perşembe

Toplumumuzdaki Acıma Meselesi

Oldum olası sevmemişimdir acıma meselesini. Bazen duyarız arkadaşlarımızdan, "Acıyorum ben ona, o yüzden iyi davranıyorum." ve benzeri bir çok cümle kullanılır. Sanki kendisi acıdığı kişiden çok daha iyi durumda, çok daha mutlu, çok daha huzurlu.

Ben acımaya inanmam. En kötü durumdakine, sokakta yaşayan evsizlere dahi acımaya hakkım olmadığını düşünürüm. Çünkü benim yaşadığımı o bilmez, onun ne yaşadığını ben bilmem. Bir de acımanın ego tatmini olduğunu düşünürüm. Acıdığımız insanlardan daha üstün olduğumuz sanrısı sarar bizi, bir garip, bir güzel hissederiz. Kimi zaman farkına dahi varamayız asıl acınacak durumda olabileceğimizi.

Ego savaşları en sevmediğim savaşlardandır. İnsanlar ölmese de insanlık ölür çünkü o savaşlarda. Daha yüce, daha ulu, daha mutlu belki de, ya da daha zengin olma telaşı vardır o savaşlarda. Kimi zaman daha entellektüel, daha bilgili, daha okumuş. Kimi zaman ise ekonomik durum ön plana çıkar. Kimi zaman daha yüce gönüllü olduğumuzu düşünerek acırız karşımızdakine. Ne büyük yanılgı!

Yukarıda da dediğim gibi, hiç kimseye acımam, hakkım olmadığını düşündüğüm için. Yarının kimi nereye getireceği belli değildir. Ne olacağımız bilinmez. Bizim de, onların da. Yarın pozisyonlar tam tersine de dönebilir.

Bilinmez.

Bilinebilen ve elden gelen insan olarak kalabilmektir. Ancak o zaman tam olarak varlığımızın hakkını verebiliriz.

Acımamak demek herkese acımasızca ve kötü davranmak anlamına gelmiyor tabii. Verilen tepkinin ego yerine vicdan süzgecimizden geçmesi iyi davranmak için yeterli olacaktır. Diğer bir deyişle bir insana acımaktan ziyade içimizden geldiği için, istediğimiz için ona yardım etmeliyiz, acıdığımız için değil.

Başka bir mesele de kendimize acımamızdır. Kendimize de acımamamız gerekiyor. Atasözünde dendiği gibi ''Kendi düşen ağlamaz.'' Yaptıysak bir hata, sorumluluğunu alıp, dersimizi çıkarıp önümüze bakmamız gerekir. Yaptığımız hatalara odaklanıp kendimize acıdığımız ve üzüldüğümüz zaman ise 'şimdi'yi yaşamaktan uzaklaştığımız ve mutsuz olduğumuz zamandır. 

Eskiler boşuna "Acıma! Acınacak hale düşersin!" diye dememişler.

3 Eylül 2015 Perşembe

İşyerleriyle Olan Duygusal Bağ

Zamanla her konuda olduğu gibi bu konuda da insanlar doğruyu buluyor sanırım. Benim öğrenmem biraz daha pratik bir tecrübe ile olmuştu.

2009, kriz dönemi. ABD vizesi için şirketten orada çalıştığımıza dair yazı almak istemiştik başka bir arkadaşla birlikte. Bize verilen cevap:

''Şirket bu halde iken, iş yapamıyorken, kriz varken kalkmış vize yazısı mı istiyorsunuz? Olmaz!''

Halbuki talebimiz sadece hakkımız olan, hali hazırda yaptığımız işin kağıt üzerinde de kanıtlarıydı. Başka birşey değil. Bu da şirketin durumuyla ilgili değildi.

Sanırım insanlar gençken, 20li yaşlarında biraz daha saf ve önyargısız, daha duygusal davranıp hareket ederken yaş ilerledikçe daha bi gerçekçi olabiliyor. Deneyim dediğimiz hayatta yediğimiz kazıkların birleşim kümesi değil midir zaten?

İş hayatıyla  ilk tanıştığım zamanlar çok önce olmasına rağmen asıl profesyonel hayata girişim üniversiteden mezuniyetimden sonra oldu.

İlk başlarda şirketin işi için, iş yürüsün diye, birçok defa kendi cebimden harcadığım zaman da oldu. Telefon masraflarımı mesela, kendim veriyordum. İş için arama yapmama rağmen cepten harcamak zorunda kalıyordum. Çünkü şirket cep telefonunu ödemiyordu. Müdürler hariç. Bir de sahadaki bazı mühendisler hariç. Ben o bazı mühendislerden biri değildim. İş için arabayla bir yere gittiğimde de park ücretini cepten verirdim. 1-2 liranın hesabını yapmak istemezdim. Maksat ''iş yürüsün''dü.

Sonraları ise, başka birşeyi farkettim: Başka iş arkadaşlarım en ufak masrafını dahi talep edip alıyordu. Çok elzem olmadığı sürece cep telefonunu kullanmıyordu. 1 liralık dahi park ücretini alıyordu. Bu kişiler benden çok kazandığı halde bunu yapıyordu. Bazı şeyler kafama dank etmeye başlıyordu böylece. Budala'daki Mişkin gibi davrandığımı farkettim.

Zaman geçtikçe öğreniyordum biraz daha. Şirketimden daha zengin olmadığımı farkettim bir süre sonra. Bir süpermarketin paradan altı sıfır atılmadan önce müşterilere vermediği küsüratlardan dolayı günlük kazancının o zamanki asgari  ücretin yarısından fazla olduğunu farkettim. Buna rağmen adamlar aynı politikayla devam ediyorlardı. Bana 1-2 kuruş ödemek için bozukluğu yoktu ama o paradan ciddi anlamda kar elde ediyordu. Hem de kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey yapmadan. Sormuştum o parayı çalışanlara dağıtıp dağıtmadığını orada çalışan arkadaşıma. Dağıtmıyordu. Her ay en az 10 çalışanının maaşını küsüratlardan kazanıyordu.

Çeşitli markaların alışverişler veya çeşitli çekilişlerle verdiği hediye puanlar/paralar aklıma geldi. Birçok defa o paraların kullanılmadan iptal olduğunu hatırladım. Ya da kredi kartıma 10 günde kullanılmak üzere yüklenen paraları. İptal oluyorlardı tam da son gününde. Ve kimse de itiraz etmiyordu bu duruma. ''Bedava''ya geldiği için o hediye, almasa da oluyordu insanlar. Şirket adına gayet güzel bir durum. Çünkü insanımız çok bonkör. Hakkı olan parayı kullanmaktansa zaten zengin olan şirket sahibini daha da zengin yapmayı tercih edebiliyordu.

İnsanlar kimi zaman evde, sosyal çevrelerinde bulamadıklarını işyerlerinde daha fazla zaman harcayarak, daha çok çalışarak bulmaya, böylece kendilerini kanıtlamaya çalışabiliyorlar. Akşam mesailere kalmalar, haftasonu çalışmalar, tatilde dahi çalan telefonlar da cabası. Birçoğunun derdi işini korumak ve çalışıyor olmak. Böyle olunca da sömüren patronlar daha çok sömürmek için yol buluyor.

Zaman geçiyor. Bir gün geliyor, bir departman kapanıyor. Normal şartlarda bir departman kapandığında, ya da şirkettte küçülme olduğunda, ilk başta en çok çalışanlar çıkarılıyor. Daha düne kadar en çok emek verenler, bir gün sonra ''Persona non grata'', yani ''istenmeyen insan'' ilan edilebiliyor. Tabii şirketler bu gibi ayrılmaları olabildiğince az maliyetli bitirmeyi tercih ettiği için kimi zaman tazminatsız çıkarmak için en çirkef yöntemler dahi kullanılabiliyor. Yüzmilyondolara satılmak istenen şirket 5-6 yıllık 1500 lira maaşlı çalışanına ödeyeceği 10.000 liradan kaçınabiliyor.

Çalıştığınız departmanda sizden daha az kazanan bir arkadaşınıza ufak bir zam vermektense sizi işten çıkarmayı düşünenler birkaç ay sonra siz çıkmak istediğinizde yüzünüze ''Onları yarı yolda bıraktığınızı'' söyleyebiliyorlar. ''Yahu beni çıkarmak isteyen siz değil miydiniz?'' diye soramıyor işte insan o durumda.

Zaman geçtikçe insan öğreniyor, daha az duygusal, daha çok profesyonel olmaya başlıyor. Daha sonra da işini çok sevmeyi, şirketi ile ilişkisini ise daha işveren-çalışan çerçeversinde düşünmeye başlıyor.

Tabii bu durum cumhuriyet tarihinin en büyük internet sitesi satışını yapmış olan şirket sahibinin gelirinin 27 milyon dolarını 114 çalışanına dağıtan yemeksepeti.com gibi firmalar için geçerli değil. Ya da fabrikada çalışanının kredi almasının önüne geçmek için tazminatını vererek işten çıkarıp sonradan tekrar işe alan patron için hiç değil. Ya da kalkıp da Avusturalya'dan gelip Türkiye'de müthiş derecede güvenli madencilik şirketi kurup çalışanlarının hayatını değerli kılan maden şirketi için geçerli değil.

İnsanın işini sevmesi lazımdır. Ya da başka bir deyimle mesleğini. Çünkü meslek kişiliğimizi de oluşturan en önemli parçalardan birini oluşturur. Hayatımızın önemli bir kısmında icra ettiğimiz mesleğimiz. Sevmek lazım. Fakat iş çalışılan şirkete gelince, onda duygusal davranmaya çok da gerek yok diye düşünüyorum. Çünkü şirket bugün var, yarın yok. Meslek ise her daim sizinledir. 

Budala - Dostoyevski

Saint Petersburg. Dostoyevski'nin mekanı. Romanlarının hep içinde geçtiği şehir. Deli Petro'nun gözbebeği..

Gitmeden önceydi, Dostoyevski'nin bir romanını okumaya karar verişim. Çok uzun zaman olmuştu Dostoyevski okumayalı. Unutmuşum biraz tadını. O tadı damakta, insanın ruhunda güzel bir yer tutan üslubunu, anlatımını..

Annemin son senelerde okuduğu kitaplardan biriydi Budala. Zaten ilk annem önerdi Dostoyevski okumak istediğimi söylediğim zaman. Nedense Dostoyevski denince aklıma ilk Suç ve Ceza gelir. Daha sonra ise Karamazof Kardeşler. Bazı eleştirmenler Karamazof Kardeşler'in daha iyi olduğunu dahi söyler kimi zaman, Suç ve Ceza'dan. Yine de benim için Suç ve Ceza'nın yeri başkadır.

İşte öyle bir ruh halinde aldım elime Budala'yı. Delikanlı vardı bir de. İkisi de iki ciltti. Onu ablam okuyordu. Ben de bu durumda başladım Budala'ya. Budala, daha ilk sayfalarından itibaren beni bir anda içine alarak kendine çekti. Hani durmadan okumaya kalksam, arada yemek aralarını da dahil edersek, uyumadan bir de, bir günde biterdi. Belki biraz daha fazla. Çünkü Dostoyevski'nin dili bir anda insanı içine çekip götürebiliyordu. Bende biraz daha okumak için harcadığım sürenin uzaması gerektiği hissini uyandırdı. Çünkü okumak o kadar zevkli geliyordu ki bitmesini istemiyordum kitabın. Bu yüzden belki de St. Petersburg'a gittiğimde halen daha ikinci cildi bitirememiştim.

Son senelerde kitap okuma sırasında odaklanamama, dikkatimin dağılması sorunlarını sürekli yaşar olmuştum. Budala bunlara derman niteliğinde gibiydi. Budala Prens Mişkin'in yaptıkları, yaşadıkları.. Aynen Raskolnikov gibi, yine gerçek ötesi bir insan, bir kahraman yaratmıştı Dostoyevski. Aynı zamanda da gayet günlük hayatta tanıdığımız birçok insana benzeyen biri. Tüm özellikleri ile değil ama. Parça parça. Kitap hakkında biraz okuyunca, ikinci başyapıtı dendiğini de duymuş ve hak vermiştim.

Dostoyevski'nin hayatından birçok detay, kendi kişiliği, hep romanda yer alır. Bir insan düşünün. Siyasi bir suçtan dolayı tutuklanıp sonrasında mahkemeye çıkarılıyor. Verilen ceza çok ağır: İdam! Böyle bir insanın ruh halini düşünün.

 İdam hemen gerçekleşmediği için bir süre hapiste kalır. Daha sonra idam günü gelip çatar. Arkadaşlarıyla birlikte üçerli gruplar halinde idam mangasının karşısına çıkarılır. Dostoyevski son beş dakikasının kaldığını hesaplar. İki dakikası dostlarına veda etmek için. İki dakikası düşünmek için. Son bir dakikası ise sonuncu kez dünyaya bakmak için. Tüfeklerin hazırlık sesleri gelip de her an bir asır gibi geçmeye başladığı sırada bir ses duyuluyor, bir duyuru yapılır. Yüce çar affetmiştir mahkumları. 4 yıl kürek 4 yıl da askerlik cezasına çarptırılır Dostoyevski. Budala'da bunlar da yer alır, bizzat Dostoyevski'nin hayatından kesitler yani.

Prens Mişkin, toplumda tam anlamıyla budala denebilecek, fakat aynı zamanda resmi olarak da prens ünvanı taşıyan soylu bir insan. Çünkü oldukça dürüst, yalan söylemeyen, ikiyüzlü olmayan, saf bir insan. Hayatının önemli bir kısmını sara hastalığıdan dolayı yurtdışında geçirmiş, ülkesine dönen bir insan. Budala denmesinin asıl amacı budala olması değil yani.

Bir de Nastasya Filipovna var tabii ki. Argo deyişle 'hiç kimseye eyvallahı olmayan', yine Prens Mişkin gibi, gerçek ötesi bir insan, bir kadın. Kaybedeceğini bile bile yapabiliyor bazı şeyleri. Hiç sakınmadan. Kadınlığının, dillere destan güzelliğinin, baştan çıkarıcılığının, erkeklere istediğini yaptırabileceğinin farkında olan bir kadın. Dostoyevski'nin en müthiş kadın kahramanı kimilerine göre.

Verem hastası 17 yaşındaki İppolit var bir de. Hastalığından dolayı bir yandan erken olgunlaşmış, diğer taraftan da halen daha ergen olan bir genç. Neden bilmem, Dostoyevski İppolit'e söyletir prensin ''Dünyayı güzellik kurtaracak'' dediğini. 1800'lerde yaşayan bir insan düşünün. Dünyayı güzelliğin kurtaracağını düşünen hem de. Böyle biri ancak Dostoyevski olabilir tabii ki. İdamdan son anda bağışlanan bir insan. Hayatı, sağlığı bozulmuş, fakat yaşama sevinci dolu bir insan. Teknik eğitim almış, fakat edebiyatçı olmayı tercih etmiş bir insan.

Genelde Budala'dan bahsederken kitabın arkasındaki yazılar, özellikle birkaç kişiyi öldürmüş bir kişinin içinde bulunduğu koşullar ve bu durumun yarattığı baskıdan böyle cinayetleri gerçekleştirmiş olduğu ve bu yüzden de affedilmesi gerektiğinin kitabın ana konusu olduğunu yazar. Gerçekten de buna dair konuşmalar geçiyor kitapta. Kimi adamın (katilin) içinde bulunduğu durumdan dolayı suçlu olmadığını dahi söyler. Bir tartışma başlar. ''Kişinin içinde bulunduğu durum cinayet işlemesine mazeret/kılıf olabilir mi?'' Güncel olaylara dair tartışmalarla geçer kimi sayfalar. Toplum eleştirilerini buralardan okuruz. İnsan ruhunun derinliklerini ne kadar iyi anladığına dair bir kere daha emin oluruz böylece. Rus insanını anlatır, Dostoyevski, kendi insanını.

Budala, Dostoyevski'nin olmazsa olmaz okunması gereken kitaplarından. İnsanın ne kadar saf, ne kadar kalbi temiz, ne kadar affedici, ne kadar bensiz olabileceğine örnek sunar bize. İnsan olmanın da, aslında çok kolay olmadığını, bir sanat olduğunu anlatır. Aşkı anlatır bize Budala. Bir insanını aşkı için neler yapabileceğini anlatır. Aşkın karşılıksız olmasını, iki insanı sevmenin, sevebilmenin nasıl bir duygu olduğunu..

Budala aynı zamanda bir toplum eleştirisidir. İkiyüzlülüğün normal, dürüstlüğün ise budalalık olarak görüldüğü bir toplumun eleştirisi. 

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Toms Ayakkabı - One For One

 
Aranızda Toms marka ayakkabısı olan var mı?

Peki kutusunun yan tarafında yazan "One for One" yazısının anlamını bilen var mı? İngilizce'de doğrudan çeviri ile anlaşılabilecek anlamından söz etmiyorum. Gerçekten de firmanın niye böyle birşey yazdığını bilen var mı?

"Toms'larımı mı giysem yarın?"
"Bu Toms'lar çok rahat"
"Yeni Toms'larımı gördün mü?"

Bu ve benzeri konuşmalara şahit olmuşuzdur. Geçende sokakta geçerken birinden duydum. "Toms'larımı tatile götürsem mi?" diye konuşuyordu. Nedir peki Toms ayakkabıları bu kadar ünlü yapan? Birçok markanın benzer ürünler üretmesine neden olan Toms'un ne özelliği var? Bir yandan onlarca farklı markanın (kimi ünlü markalar da dahil) bir yandan ise taklitlerinin dolaştığı Toms ne işe yarar?

Gördüğüm kadarıyla Beymen, Boyner, Vakkorama gibi büyük ve lüks perakendeciler başta olmak üzere birçok farklı dağıtıcı Toms ayakkabılarını Türkiye'ye getiriyor. En ucuzu ise 200 liranın üstünde olan modelleri yüzünden Toms'a lüks ayakkabı gözüyle bakabiliriz.

Toms ayakkabılarının kökeninin ise lüks ile pek alakası yok aslında. Bildiğimiz ayakkabıların geçmişi Pireneler'deki çobanların yerel Jute denen bitki lifinden yapılma malzemesi olan bir ayakkabıya kadar gidiyor. 4000 yıllık geçmişi var bu ayakkabıların. Alpargatas ya da Espardille deniyor. Dediğim gibi, son dönemde bu kadar moda olan ayakkabılar aslında çobanların ayakkabıları. 

Gelelim Toms'un hikayesine: Blake Mycoskie, Toms'un kurucusu, 2006 yılında Arjantin'e gidiyor. Orada ayakkabısı olmayan çocukları ve bu ayakkabı yoksunluğunun yarattığı özellikle sağlık sorunlarını görüyor. Ayakkabısı olanların ise "alpargata" denen yerel ayakkabılar giydiklerini farkediyor. Oldukça basit ve maliyeti düşük olan bu ayakkabılar ilgisini çekiyor. Orada bu fikir aklına geliyor. Yani Toms'un çıkış fikri. Oradan dönmeden önce de 250 tane örnek yapıp ABD'ye geri dönüyor.

Döndükten sonra biraz da ailesi ve arkadaşları ile üstünde uğraşıyor ve Toms, yani ''Tomorrow's Shoes'' ortaya çıkıyor. Yalnız asıl amaç sosyal bir probleme çözüm sağlamak olduğu için Maycoskie ''One For One'' diye çıkışını yapıyor. Aldığınız her ayakkabı için aynısından bir taneyi Arjantin'de ihtiyacı olan düşük gelirli kesimdeki insanlara, çocuklara hediye ediyor. Diğer bir deyişle o giyilen ayakkabıların aynılarını başta Arjantin olmak üzere dünyanın birçok yerindeki fakir insanlar da giyiyor bu proje sayesinde.

49$ fiyatı olan klasik model Toms ayakkabının aynısını dünyanın bir yerindeki ihtiyacı olan insanlara veren bu projedeki güzel olgu firmanın, yani Toms'un reklam yapmıyor olması. Birçok Adidas, Puma, Nike gibi ayakkabı markaları milyonlarca dolar parayı reklama harcarken Toms'un reklamını kullananlar ve projedenu haberdar olanlar yapıyor. Ben mesela ''Sosyal Girişmcilik'' ile ilgili Barış Üniversitesi'nin online eğitim programı sırasında öğrendim. Sonraki hedefim bir adet bu ayakkabılardan alarak projeye katkı sağlamak oldu.

Proje ayakkabı olarak başlamasına rağmen sonrasında gözlük, çanta, aksesuar gibi ürünlerle zenginleşerek büyüdü. Birçok firma tarafından reklama harcanan para ise zenginleri daha da zenginleştirmek yerine ihtiyacı olan insanlara doğru gitti.

Kurucu Blake Maycoskie bir röportajında ilk zamanlarda havaalanında karşılaştığı, ayağında Toms ayakkabılardan olan bir kadına sormasının hikayesini anlatıyor. Söylediğine göre kadın kendi öz annesinden bile çok daha heyecanlı ve istekli bir şekilde Toms'un hikayesini anlatmış.


Müthiş birşey bu gerçekten de. Düşünsenize yaptığınız birşeyi başka biri ailenizden, en yakınlarınızdan dahi daha büyük bir heyecan ile anlatıyor. Toms'un asıl gücü de burada sanırım.

Sonrasında yerel ekonomilere kötü etki ettiği yönünde ciddi eleştiriler almış Toms. Çünkü ücretsiz dağıttığı ayakkabılar yüzünden yerel ayakkabıcılar ayakkabı satamaz olmuş. Bir yandan iyi yapmaya çalışırken diğer yandan zarar verdiklerini farkedince ayakkabıları yerel üreticilerden temin etmeye başlamış Toms. Böylece yerel ekonomiye de katkı sağlamış.

İlk yıl 10.000 (onbin) ayakkabı dağıtan Toms'un ikinci yıl dağıttığı ayakkabı sayısı 200.000 (ikiyüzbin). Evet, yanlış duymadınız. 200.000 çift ayakkabı dağıtmış Toms ikinci yılında. Kurulduğu 2006 yılından bu yana 37.000.000 çift ayakkabı dağıtmış dünyada birçok ülkedeki ihtiyaç sahiplerine. Ayakkabının dışında başlattığı gözlük satışı işinden kazancının bir kısmını ihtiyacı olan insanlara görme yetisini tekrar kazandırmaya harcamış.


Müthiş bir hikaye, değil mi? Yani o aldığınız Toms ayakkabılar sıradan birer ayakkabı değil. Dünyanın başka bir yerinde bir insana yardım ettiğinizi de bilerek almak lazım. Blake Maycoskie, ilham alınması gereken bir girişimci. Hikayesinin bir kısmını ve aldığı ödülleri kendi sitesinden okuyabilirsiniz. Toms