16 Ekim 2014 Perşembe

Bir Arkadaşımın İntiharı Üzerine

Biraz önce bi arkadaşım aradı. Ortak arkadaşımız olan Mehmet facebook'taki hesabına intiharına dair bir video bırakmış. Gerçek mi, değil mi bilmiyordu. Bana sorunca ben daha görmediğim için birşey diyemedim. Son birkaç gündür sabahları ilk baktığım şey olmaması için facebook'un, açmıyordum hemen. Girdim hemen hesabıma ve baktım videoya ve altındaki yorumlara. Oturduğu evi bulmasına yardımcı olan arkadaşı eve doğru gittiğini söylüyordu. Ama öncesinden ev sahibi gitmiş ve 'Malesef' diye yazmıştı. Beni arayan arkadaşım bir daha aradı. Gerçekmiş!

Ölüm. Çok gerçek. Belki de yaşayıp yaşayabileceğimiz en gerçek şey. Tek seferlik. İkincisi yok. Her an yanımızda. Her an aramızda. En mutlu olanı da alıyor, en mutsuzu da. En sağlıklı görüneni de alıyor. En sağlıksız ve hastayı da. Ayrım yapmıyor aralarından. Herkes eşit ölümün gözünden.

Mutsuz bir insanı nasıl anlarsınız?

Sürekli gülen, neşeli ve eğlenceli bir insanın intihara meyilli olduğunu, olabileceğini anlayabilir misiniz?

Ya da sürekli mutsuz, üzüntülü, depresif, negatif birinin yüz yaşına kadar yaşayabileceğini, intiharı hiçbir şekilde hayatında düşünmediğini, düşünmeyeceğini tasavvur edebilir misiniz?

Yıldız'da okurken, bir keresinde, A Blok kantinine çay almaya giderken bölümden Ali diye bir arkadaşıma denk geldim. Hemen gülerek selamlaştım. Bana şöyle demişti:

- Azem, seni her gördüğümde mutlu oluyorum. Canım sıkkın da olsa, üzülmüş de olsam, çok mutsuz da olsam senin o gülen yüzünü görünce mutlu oluyorum nedenini anlamadan.

Ben de:

- Çok sağol Ali, demiştim. Sen ve senin gibi arkadaşlar sayesinde ben de mutlu oluyorum.

Birkaç adım sonrasında ise kafamda bambaşka şeyler geçiyordu. "Bir bilsen içimde neler olup bittiğini" diye düşündüm. "Bir bilsen içimde ne fırtınalar koptuğunu. Aslında her zaman göründüğüm kadar mutlu olmayabildiğimi." diye geçirdim aklımdan.

İnsan dışarıya gülerken, kendi dışındaki insanları mutlu ederken birşeyi atlayabiliyor. Kendisini mutlu etmeyi. "Azem, önce sen mutlu olacaksın ki başkalarını da mutlu edebilesin. Sen mutlu olmazsan başkasını nasıl mutlu edebilirsin ki?" demişti Neşe bundan 11 sene önce. Çok ağır bir ayrılık sonrasında hayatımda ilk kez yaşadığım depresyon döneminde demişti bunu bana. Hep kendimden önce O'nu düşünmüştüm. Neşe'nin bu sözünden sonra anlamıştım, aslında önce kendim mutlu olmam gerektiğini. Sen mutlu olmazsan, başkasını nasıl mutlu edesin?

Biraz bencil gelebilir bu yaklaşım ama gerçekten de öyle. Bir de duyguları yaşamak denen şey var. Hayat bir sinüs eğrisidir demiştim bir zamanlar. Elektrikte de alternatif akımı doğru akıma çevirirken kırpıcılar kullanırız. Böylece en tepe ve en dip noktalar törpülenir ve ne çok aşırı sevinçli ne de çok aşırı üzüntülü olursunuz. Hep dengeli gidersiniz. Halbuki hayat öyle birşey değil ki. Hayatta dip de var zirve de. Sürekli de bu ikisinin arasında gidip gelir insanoğlu. Dibi göremeden, orada gereken enerjiyi toplayamadan, çıkamaz ki insan zirveye!

Ben de çok iyi sayılmam duygularımı paylaşma konusunda. Çok nadir insanla paylaşırım. Bu biraz da insanın yapısıyla alakalı sanırım. Bilmiyorum..

Victor Hugo'nun bir kitabı vardır: Bir İdam Mahkumunun Son Günü, diye. Hikaye idam cezasına çarptırılmış bir mahkumun son günlerini, içinde bulunduğu ruhsal durumu suçuna dair pek de bilgi vermeden anlatıyor. Okuduğumda müthiş etkilemişti beni. Öleceğini bilen bir insanın içinden geçenler. Yaşadıkları. Korkuları. Düşünceleri. Öyle etkileyici şekilde vermişti ki bunları, idam cezasına bir kere daha karşı olmuştum, "devlet adam öldürmez, öldüremez" mantığıyla. İdam olacak olmak, öleceğini bilmek, başkasının elinden, başka birşey. Fakat insanın kendi hayatını sonlandırması bambaşka birşey.

Bir anda aklımdan geçti, ben bir şekilde "Son anlarımı yaşıyor olsaydım ne yapardım?" diye. Pişmanlıklarım neler olurdu acaba? Pişmanlık duyacağım şeyler yaptığım değil yapmadığım şeyler olurdu sanırım. Yapmak isteyip de yapmadığım, yapamadığım şeyler hakkında pişmanlık duyardım herhalde.

Kuzey ülkelerinde intihar oranları dünyanın diğer yerlerine göre daha yüksekmiş. Bu biraz da hayatının düzeninin tam olması, sorun olmamasıyla alakalı gibi. Tekdüze hayat yani. Dün yazmıştım, düzenin olduğu, işten çıktığımda eve saat tam kaçta varacağımı bildiğim bir yerde yaşamak hakkında. Gitmek isteğim hakkında. ABD'de insanlar da şirket gibi görülüyor. İflas verebiliyor insanlar. Ve böylece hayatlarına sıfırdan tekrar başlayabiliyorlar. İnsan, bence, mutsuz olduğu, sorunlar yaşadığı yerde çok durmamalı. Öncelikle kendi, sonra da çevresindekilerin iyiliği için bu. Gitmeli başka bir yere. Aynı ülke içinde olabilir de olmayabilir de. Maksat gitmek başka bir yerlere. Ve yeniden, sıfırdan yeni bir hayat kurmak. Yeniden doğmuş gibi. Tek farkı belli bir mesleğinin, yeteneğinin olması. Gerçi aynı işi de yapmak gerekmiyor o kadar da. Bir şekilde hayatını sürdürebilme şansının olması yeterli. Bunu Mehmet için söylemiyorum. Genel anlamda söylüyorum. Bırakıp gitmeli. Sıfırdan tekrar başlamalı hayatına. Başlamalı!

Dört gün sonra doğumgünüymüş. Benden bir gün önce. Belki de yeni yaşına girmeyi beklemeyecek kadar acelesi vardı. Yolun açık olsun Mehmet...

15 Ekim 2014 Çarşamba

Gitmek

Gitmek lazım diyorum,
gitmek.
Dönmemecesine belki de.
Sonra dönmek yine..

Gidesim var yine


Gidesim var yine..
Bu kez daha uzun süreliğine ama. Gidip kalmak. Bir yerlerde. Öyle birkaç günlüğüne değil. Birkaç aylığına da değil. Birkaç seneliğine gitmek. Uzaklaşmak buralardan. Gidip dinlemek kendimi. İçimi. Ruhumu. Çok yoruyor bu memleket insanı.

Sene 2002 sonları. Üç arkadaşımdan ikisi İspanya'ya, diğeri Avusturya'ya gitti. Ben de düşündüm sonra. Anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite derken onyedi senedir aralıksız okula gitmiştim. Okulu sevmemek değildi kafamdaki. Sadece eğitime biraz ara vermekti. Daha önce duymuştum bir yerde.:
Birkaç kişi yerli birini kılavuz olarak alıp Amazonlarda gitmek istedikleri yola doğru gidiyorlar. Hızla yol alıyorlar birkaç gün, arada ufak dinlenme molaları vererek. Sonra birden kılavuzları olan yerli yere oturuyor ve gözlerini kapatıyor. Adama sesleniyorlar, ses yok. Bekliyorlar akşama kadar. Yerli gözlerini açıyor. Soruyorlar niye öyle oturup kaldığını. Aceleleri olduğunu. Beklemeye çok tahammülerinin olmadığını. Yerli ise son birkaç günde çok hızlı gittiklerini ve ruhunun gerilerde kaldığını söylüyor. Ruhunun kendisine yetişmesi için beklediğini anlatıyor.

Benimki de öyle birşeydi. Yorulmuştu zihnim. Gerçekten yorulmuştu onca sene eğitilmekten. İşime yarayacak, yaramayacak bilgilerle dolmaktan yorulmuştum. Dinlenmek istiyordum. Dinlenip kafamı toparlamak. Belki de ruhumun beni tekrar yakalamasına yardımcı olmak. İzin vermek buna. Tatildi yapmak istediğim biraz da. Ya da "Mehr als Urlaub" yani Köln yerel dergisine verdiğim röportajda söylediğim gibi, "Tatilden daha fazlası" idi bulduğum. Güzel olmuştu. Dinlenmişti, hem bedenim hem de ruhum. İnsanın evden çıkıp işe gittiğinde işe varış saatini tam olarak bilmesinin neler yapabileceğini tezahür edebilir misiniz? Ben edebildim bunu. Hem de bundan 11 sene önce. Dakika şaşmazdı. Böylece hayatınızı düzene sokabiliyorsunuz. Elinizde olmayan konular düzenli ve yerli yerinde olunca, kalan herşey elinizde olmuş oluyor. Kızacak kimse ya da birşey yok.

Sonrasında zaman geçti tabii. Tekrar bir keşmekeşin içine girdim. Zaman geçti. Bitmesinin üstünden neredeyse on sene geçti. Bu on sene içinde yaşadığım keşmekeş, hayatın düzeninin değişmesi, bir orada, bir burada olmam, sürekli bir değişim, düzensizlik içinde düzensizlik, dengesizlik içinde dengesizlik derken bir de baktım bu son on sene beni önceki onyedi seneye göre daha çok yormuş sanki. Yaşın ilerlemesi de var bir yandan. Eski enerjim yok. Gülmek başka birşey. O hep var. Üç yaşındayken de vardı, yedi yaşındayken de, onyedimde de, yirmiyedimde de. Yetmişyedimde de olacak yine. Enerji başka birşey. O bazen var, bazen yok. Sinüs eğrisi gibi. Bir inip bir çıkıyor. Harmonikli sinüs eğrisi ama. Düzensiz çünkü.

Şimdilerde yine diyorum, gidesim var diye. Evet, var gidesim. Öyle birkaç günlüğüne değil ama. Birkaç aylığına da değil. Birkaç seneliğine. En azından bir sene olsa, gerçekten de güzel olacak. Düzenli, sakin, rahat bir yerde, düzenli, sakin, rahat bir hayat. Bol gezmeli, bol görmeli, bol fotoğraflı..

Sonunda mı? Sonunda yine kaosun merkezine dönüş: İstanbul'a dönüş..

Kim bilir?

10 Ekim 2014 Cuma

Tramvayda Akşam Giderken

Sene 2014, aylardan da Ekim. Arkadaşlarla eğlenceden dönmüştüm.Saat 23.45. Karaköy'deki mekandan çıkarken saate de bakınca eve en güzel ve zevkli tramvayla dönebileceğimi düşündüm. En yakındaki Fındıklı tramvay durağına doğru gidiyorken durağa yaklaşık 30m kadar kala tramvayın duraktan ayrılmak üzere olduğunu gördüm. Hemen koşturmaya başladım. Yolumun üstünde arabalar kırmızı ışıkta bekliyordu. Aralarından hızlı şekilde geçip tramvaya gittim. Tramvay sürücüsü beni farkedince durdu bir anlığına. Akbilimi bariyere okutmaya çalışırken bir an bi beklemek zorunda kaldım. Okuma sesini duyar duymaz da hemen bariyeri itip geçtim. O sırada da tramvayın bana en yakın kapısı açıldı ve bindim tramvaya. Elimle teşekkür etme işareti yapıp tramvay sürücüsüne, arkalara doğru ilerledim. Boş bir yer bulunda da pencere kenarına oturdum. Normalde hep koridor tarafını seçerken o akşam pencere kenarını seçmiştim. Belki de tramvay boş olduğundandı, bilmiyorum. Bindiğim, nispeten boş olan tramvayda tıngır mıngır denebilecek bir hızda, sakin bir şekilde gidiyorduk. Camdan bakınca geçtiğimiz durakları görüyordum. Bir yandan da gece yarısından sonra şehrin nasıl göründüğünü, tramvay camından. Durgun bir şehir görüntüsü vardı camda. Durgun ve güzel bir şehrin görüntüsü. Belki de dünyanın en güzel şehri diye düşündüm bir an..

Duraklardan geçerken fotoğraf çekmeye karar verdim. Hem de pek de sevmediğim bir yöntemle, cep telefonumun kamerasıyla.. Yine de güzel sayılabilecek fotoğraflar aldım. Güzeldi dışarısı. Mevsim de sonbahar olunca başka güzel oluyordu İstanbul geceleri bir başka güzeldi. Bir başka güzeldi, görmüş-geçirmiş, binlerce yılın yükünü sırtında taşıyan, ve aynı zamanda şarap gibi güzel bir kadın gibi..

Fotoğraf 1: Arkada Sultanahmet Tramvay Durağı

Karaköy, Eminönü, Sirkeci, Sultanahmet, Çemberlitaş.. Beyazıt durağından geçerken farkettim otobüsümün orada yolcu beklediğini ve birkaç dakika içinde de kalkacağını. Aklım 'Laleli durağında in ve hemen otobüsüne binip rahat rahat git evine!' derken kalbim 'Otur oturduğun yerde! Çıkar keyfini tramvay yolculuğunun!' dedi. Düşünmedim pek. Kalbimi dinledim. Çünkü ne olursa olsun, her zaman doğruyu söylerdi kalbim. Öylece devam ettim yoluma..Yolun keyfini çıkararak. Kafam bomboş ve tramvaya durduğu her durakta binenleri izleyerek..

Fotoğraf 2: Arkada Aya Sofya Müzesi Önü

Sene 2004, aylardan Şubat sanırım. Aradan çok zaman geçince, hatırlayamayabiliyor insan bazı detayları. Bir Salı gecesiydi. Gece de saat 01.13. Saate baktım. Tramvayımın geçmesine, son tramvayın geçmesine sadece 3 dakika vardı. Hemen kalktım, kabanımı alıp, arkadaşlara güzel geceler dileyip çıktım hemen. Üstüme kazağımı giymiştim ama kabanı giymeye fırsat yoktu. Koluma almıştım. Sırt çantamı da tek koluma atmış koşturuyordum. Bir yandan çıkışta güvenlik görevlilerine güzel geceler dileyip, diğer yandan da karın yağışını farkettim. Çok güzel, hafiften kar yağıyordu. Aynı filmlerdeki gibi..

Hepi topu 3dk zamanım vardı ve buranın tramvayları dakik olmasıyla ünlüydü. Yaklaşık 20m kala tramvayın durağa yanaştığını görünce daha bi hızlandı koşum. Tramvayın sürücüsüne işaret edip, önünden koşturup hemen bindim tramvaya son anda. Tabii herhangi bir bariyer ya da bilet kontrolü olmadığı için girişte, kolayca yetiştim tramvaya ve kolumdaki eşyalarımı ikili koltuklardan birine fırlatıp koridor tarafındaki koltuğa bıraktım kendimi. Rahatlamıştım.

Yanyana koltuklardan birinde oturan bir kızın bana baktığını farkettim. Başladık sohbet etmeye. Benim o heyecanlı ve nefes nefese halimi görünce dikkatini çekmişti. Gece son tramvaydaydık ve yol 42dk sürecekti. Arkadaşlarla eğlenceden çıktığımı ve saati son anda farkedince koşturmaya başladığımı söyledim. Biraz durup da dışarıdan kendi halimi düşününce komik gelmişti o halim bana da.. Tramvayın koltuklarından yarısından fazlası boştu. Kimisi tek başına, kimisi ise arkadaşı/sevgilisi/eşi ile oturuyordu. Sakindi tramvay ve sessizdi nispeten. O saatte herkesin yapmak istediği evine rahat rahat gidip uyumaktı artık.

Almanların soğuk insanlar olduğunu düşünen varsa Köln'e gitsin. Köln insanı farklıdır. Sıcaktır. Sohbeti sever. Tanımadığı insanlarla da.. Öyle bir sohbet ortamı oldu yol boyunca. Biraz sohbet, biraz sessizlik, biraz kendini dinleme ile evin yolundaydım..

16 Eylül 2014 Salı

Erkek Olmanın Zor Yanları


Hep kadın olmanın zor olduğundan dem vurulur. Her ortamda, her tartışmada.. Evet, kadın olmak gerçekten de zordur. Hem de çok. Sadece hamilelik ve doğal yollarla doğum sancısını düşünmek bile yeterli bunu anlamak için. Toplumumuz gibi ataerkil kültürlerde kadının yerini düşününce, siyasilerin konuşmalarında kadınlara biçtikleri rolleri (kadınlar çalışmak istemezse işsizlik oranlarının daha düşük olacağını iddia eden bir bakanımız bile oldu) düşününce, kadın olmanın zorluğunu daha iyi kavrayabiliyoruz.

Peki ya erkek olmak, erkek olmanın zorlukları? Bunların üstünde düşünen var mıdır?

Ben düşündüm biraz. Birkaç defa ciddi ciddi tartıştım bile arkadaşlarımla bu konuyu. Sonuçta kadın olmak kadar zor olmasa da kendine göre ciddi zorlukları var erkek olmanın. Hem de kadın tarafından çok da kolay anlaşılamayabilecek zorlukları.

Mesela erkekler ağlamaz. Siz hiç hüngür hüngür ağlayan erkek gördünüz mü? Ben şahsen görmedim. Ben de, tek başıma, yalnız başıma bile hiç öyle hüngür hüngür ağladığımı hatırlamam. Erkek ağlamaz, ağlayamaz. Çünkü ağladığında zayıf görünür. Güçsüz ve zavallı görünür. Kadınlar da, her ne kadar duygusal erkekleri sevdiklerini söyleseler de ağlayan erkek sevmezler. Erkeklerin, erkeklerinin güçlü olmasını isterler.

Erkekler güçlüdür. Her zaman ve her koşulda güçlü olmak zorundadır. Zayıflık gösteremez. Çok eski çağlardan beridir devam eden bir olgu bu. Hele de bizimki gibi Ortadoğu toplumlarında. İnsanlığın doğduğu topraklarda. Erkekler acı da çekse, duygusal anlamda çöküşte de olsa, sevgilisinden yeni de ayrılmış olsa, bir yakınını da kaybetmiş olsa, ne olursa olsun güçlü olmak, güçlü durmak zorundadır. Üzüldüğü, ağladığı görülürse küçük çocuk gibi davrandığı düşünülebilir. İstese de yapamaz yani.

Erkek baba olduğunda çocuğunu çok sevemez mesela. Sevse dahi bunu uluorta göstermesi hoş karşılanmaz. Duygusal görünür çünkü. Baba imajına terstir bu durum. Baba olan erkek hele de tanınan, bilinen bir kişiyse daha da zordur çocuğuna karşı yakın olması, yakınlık göstermesi.

Erkek dediğin her zaman hesabı öder. Herhangi bir yemeğe çıkıldığında, bir yere gidildiğinde hesabı kim isterse istesin masadaki erkeğe gelir hesap. O öder. Cebinde parası olması gerekiyordur. Parasız erkek mi olunur? Hayır tabii ki. Bir erkek, harcaması gerekmese dahi, cebinde parası varken daha güvende hisseder kendini.

Erkek dediğin üşümez. Bir yemeğe, partiye, etkinliğe gidilmiştir. Kadınlar en şık ve gösterişli kıyafetlerini giyer ve yanlarına en fazla incecik bir şal alırlar. Tabii hava üşütmeye başladığında erkeğin ceketi imdada yetişmek durumundadır. Erkek çıkarıp verir kadına ceketini. Çünkü erkek dediğin insan değildir, üşümez.

Erkek korur ve kollar. Kimsenin korumasına ihtiyaç duymaz ama herkes onun korumasındadır. Ailenin reisidir. Herkesin sorunlarını çözmekle yükümlüdür. Kendi sorunları dahi olsa, kimse bilmez bunu, bilemez. Kendi içinde çözmesi gerekir.

'Güzele bakmak sevaptır' diye bir söz var. Trene bakmak gibisini kastetmiyorum gerçi ama erkek güzel kadına baktığında hiç hoş karşılanmaz bu durum. Öküz denir, abaza denir, bir sürü laf edilir. Ama bak güzele bakıyor denmez nedense.. Çünkü ayıptır bakmak.

Bir kadın bir erkekten hoşlansa da gidip konuşmaz, konuşamaz. Konuşursa kötü görülür, hafif görülür. Çünkü bu görev erkeğin görevidir. Karşısındakinin arkadaş olarak mı yoksa hoşlandığı için mi yakın davrandığını tahmin etmek ve doğru tahmin etmek zorundadır. Bir bakarsın yakınlaşmak istediği kişi kendisini arkadaş olarak görüyor ve tek seferde hem arkadaşını hem de hoşlandığı kişiyi kaybeder. En modern kadınlar bile erkeğin ilk adımı atmasını bekler, ister, tercih eder..

Şimdi aklıma geldi de, kadınlar günü vardır ama erkekler günü yoktur. Rusya'da aslında asker günü olarak kutlanan gün değil, genel anlamda erkekler günü yani.

Erkek dediğin (eşi çalışmayanlar özellikle) eve geldiğinde işteki yorgunluğunun üstüne bir de kadının konuşmalarını, anlatmalarını (kimine göre dırdırını) dinlemek durumundadır.

Bu liste daha uzar gider. Bir çok şey var çünkü. Yalnız gerçek olan birşey var ki o da erkek olmak da zordur.

Fotoğraf: http://turkcaps.com/wp-content/uploads/erkek2.jpg

21 Ağustos 2014 Perşembe

AVM'lerin Hayatımızdaki Vazgeçilmez Yeri

Yaz günlerindeyiz. Hele de son günlerde sıcaklık oldukça yükseliyor ve nefes almakta bile zorluk çekebiliyoruz kimi zaman. Bu durumda çare ne? Tabii ki AVM'lerin o karşı konulmaz çekiciliğine kapılıp kendimizi onlardan birinin içine atmak. Zaten hemen her köşe başında, hatta sadece köşe başında değil, birçok yerde, İstiklal Caddesi gibi alışveriş caddesi gibi bir yerde bile yolun ortasında bir AVM'miz var. Buralara atınca kendimizi dışarının o müthiş derecede yakan sıcağından korunmuş oluyoruz. AVM'ler gerçekten de çok hayati görev üstleniyor hayatımızda.

Önümüzdeki günlerde yağışlar başlayacak. Sonbahar geliyor çünkü. Peki yağmurda sokaklarımız ne hale geliyor? Sene 2014 olmasına rağmen yağan biraz şiddetli yağmur bile ortalığı sel götürmesine neden olabiliyor. Öyle sokaklarda gezilir mi? Hayır tabii ki. Çaremiz var mı? Tabii ki: AVM'ler. Herhangi birinin içine girip rahatlıkla yağmurdan, yağmurun o çilesinden kendimizi kurtarabiliriz. Yağmur bitince zaten ortalık ıslak olacağı için AVM'de nasıl geçtiğini bile anlamadan zaman geçirebiliriz. AVM'ler gerçekten de çok hayati görev üstleniyor hayatımızda.

Kış geliyor sonbahardan sonra. Bu da havaların ciddi anlamda soğuyacağı anlamına geliyor. Hele de İstanbul'daki nem ile birlikte bu soğuk kendini daha fazla hissettirecek. Peki hava o kadar soğuk olunca, kar yağınca ne yapabiliriz? Tabii ki AVM'lere girebiliriz. Çünkü buralar gayet sıcak, üstümüzde kısa kollu bir üstle bile durabileceğimiz seviyede sıcak ve konforlu ortamlar. Eşyalarımızı da ya arabada ya da AVM'nin içindeki marketten alabileceğimiz bir alışveriş arabasında tutabilir ve istediğimiz gibi içeride gezebiliriz. Zaten aradığımız, arayabileceğimiz her türlü mağaza da içeride var. Dışarıda olup da orada olmayan bir yer olmadığı için zaten dışarı çıkmaya da gerek kalmıyor böylelikle. Yani neymiş: AVM'ler gerçekten de çok hayati görev üstleniyor hayatımızda.

Kıştan sonra ilkbahar gelecek ve yine yağmurlar başlayacak. Nispeten daha sıcak olacak olmasına rağmen hava, yine de kıyafetlerimizin ıslanmasını istemeyeceğimiz için AVM'ler can simidi gibi yardımımıza yetişecekler. Ondan sonra peki? Ondan sonrası eskisi gibi devam.

Sanırım birkaç sene önceydi, pet şişelerde satılan suyla ilgili bir yazı okumuştum. Pet şişelerde satılan suyun temiz olduğu, fakat bu suyun satılabilmesi için pet şişe içine konması gerektiği, bu pet şişelerin tek kullanımlık üretildiği ve bu üretim için ciddi büyük plastik fabrikalarının kurulması gerektiği, bu fabrikaların atıklarının çevreyi kirlettiği gibi su kaynaklarına da doğrudan zarar verdiği, bu pet şişelerin yakılmasıyla ortaya çıkan gazın çevredeki yeşile zarar verdiği ve kimi yerde yok ettiği, ve bütün bunların bir döngü halinde kendini tekrar ettiğiyle ilgiliydi. Yani geriden gidersek, çeşmelerimizde temiz, içilebilir su akarsa pet şişede su almak zorunda kalmayız. Pet şişe su almak zorunda kalmazsak, pet şişeler üretilmez. Tek kullanımlık pet şişeler üretilmezse çevre bundan zarar görmez. Çevre zarar görmezse ve o plastik üretim tesisleri kurulmazsa en önemlisi su kaynaklarımız temiz kalır. Çok basit bir döngü yani.

AVM'ler hayatımızda çok önemli. Çünkü onların gelişiyle, yeşil hemen her türlü alan imara açılıp betonlaşmanın gitgide artmasıyla, binaların o bölgedeki yolların kaldırabileceğinden daha yüksek ve daha yoğun yerleşime yönelik yapılmasıyla birlikte buralardaki araç yoğunluğu da artıyor doğal olarak. Bu da özellikle bu bölgelerde havanın daha da ısınmasına neden oluyor. Varolan çok kısıtlı yeşil de yok oluyor bu yüzden. Sonuç ise pet şişe döngüsündeki durum. Aslında AVM'ler olmasaydı, bizim havamız da bu kadar ısınmayacaktı. Havamız bu kadar ısınmasa biz de AVM'lere ihtiyaç duymayacaktık. Farklı değişkenler de var tabii ki bu denklemin içinde. Anlattığım kadar basit değil hiçbir şey. Fakat temel anlamda olay bu şekilde özetlenebilir.

Hangi memlekette olduğunu bilmiyorum ama bir yerde insanlar pek AVM'ye gitmeyince, bir süre sonra bu AVM'ler otoparklara dönüşmüş sadece ve kente ciddi anlamda faydalı olmuş. Benim de umudum biraz daha o yönde. Otoparka dönüşen AVM'lerin olduğu bir İstanbul.. Ne dersiniz? :)

Haydi Gel Başını Bağlayalım - Bir Ortodoks Düğünü

"Senin başını bağlamamız lazım!"

Özellikle Anadolu'daki gençlerin birçoğu duyar bunu askerlik dönüşü. Başını bağlamak lazımdır gencin. Çünkü artık askerlik de yaptığı için erkek olmuştur. Bundan sonra çok da serbest bırakmamak, bir an evvel başını bağlamak lazımdır. Yani nişanlamak, hemencecik de evlendirmek sonrasında.

Geçen Pazar günü Balat gezisi yapmıştık arkadaşlarla. Daha önce çok ufak bir kısmına gitmiş ancak büyük kısmını görmemiştim. Bu sefer biraz daha detaylı bir gezi oldu. Neler kaçırdığımı gördüm. Bir daha gitmem gerektiğini, hatta yakın bir zamanda gitmem gerektiğini öğrendim böylece. Gezimizin sonlarına doğru Fener Rum Partikhanesi Aya Yorgi Kilisesi'ne gittik. Oraya bizden biraz önce giden arkadaşlar 17.30'da düğün olacağını öğrenmişler ve bizim için de davet almışlar. İlk defa bir ortodoks düğünü görecektim. Çok sevindim bu habere. Düğün başlamadan önce oradaydık. Biraz sonra da düğün başladı.

Önce gelin babası ve bir başka erkeğin kollarına girmiş halde kilisenin girişine doğru ilerledi. Damat anne-babası ile birlikte zaten kilisenin girişinde bekliyordu. Orada gelin damadın koluna girdi ve içeri girildi. Seremoniyi çok da detaylı anlayamadım çünkü misafir olarak düğünü en arkada izliyorduk. Bir ara beyaz tülle bağlı iki halkayı patrik gelin ve damadın başlarının üstüne koydu. Bizdeki kırmızı kurdela ile bağlı yüzükler misali denebilir.

Bu kısım özellikle beni şaşırtmıştı. Sonradan bir arkadaşımla konuşunca "İşte başlarını bağlıyorlar." dedi. "Başını bağlamak" deyimi biraz daha yerini buldu bu yorumdan sonra. Gerçekten de, ufak bir araştırmayla, bu "Taçlanma" seremonisinin Ortodoks düğünlerinde oldukça önemli bir yere sahip olduğunu okudum. Meğerse bu "Taçlanma" ya da benim oradan anladığım "Başını bağlamak" aslında evlilikte bir ölçüde özellikle de verme-alma konusunda fedakarlık olduğunu belirtiyormuş. Aynı zamanda bu gelin ve damadın kendi krallıklarının/ailelerinin kral ve kraliçeleri olduğunu da simgeliyormuş. Tanrının krallığının altındaki kendi krallıklarının bir anlamda da."Taçlanma" sonrasında patrik yeni evli çifti kutsal masanın etrafında başlarında taçlarıyla üç defa yürütüyor. Bunun sonrasında da son kutsanma ile birlikte tören tamamlanıyor. Böylece yeni çiftimizin "başı bağlanmış" oluyor sanırım..

Dilimizde birçok deyim var kökenini, nereden geldiğini bilmediğimiz. Başını bağlamak deyiminin gerçek kökeni bu olabilir de olmayabilir de ama bu gibi konular bence fazlasıyla araştırmaya değer. Çünkü kültür dediğimiz hep bu gibi bilgilerde gizli.